top of page
Defterler

Subscribe to Newsletter
Practical productivity tips, valuable life advice, and top industry insights—delivered straight to your inbox every week with our newsletter!

Olabileceğin Kişiyle Olduğun Kişi Arasındaki Mesafe

Potansiyelini görüyorsun ama ona bir türlü uzanamıyorsun. Peki bu bir ödül mü, yoksa bir lanet mi?



Bana gelen birçok danışanımda aynı kırgınlığı görüyorum. Çoğu zaman adını koyamadıkları, kendilerini eksik hissettiren, içinde bolca “keşke” olan bir duygu karmaşasından söz ediyorlar. O kadar çok duygu iç içe geçmiş oluyor ki, adını koymak bile zor.


Sonra biraz derine indikçe hep aynı yere varıyoruz. Gördüğüm o tanıdık kördüğüm: potansiyelini dışarı yansıtamamak.


İçinde daha fazlasının olduğunu biliyorsun. Yapabileceğin işi, dönüşebileceğin kişiyi, ulaşabileceğin yeri bir yerlerde görüyorsun. Net değil belki ama orada, bir gölge gibi seni takip ediyor. Ve aynı anda, o “daha fazlası”nın altını bir türlü dolduramıyorsun. Hayatın, o gördüğün gölgeden hep biraz geride duruyor.


Bu his ne tembellik, ne yeteneksizlik, ne de “yeterince istememek”. Bunların hiçbiri değil. Ama tam da bu yüzden açıklaması zor, taşıması daha da zor. Çünkü elinde bir kanıt yok, sadece içeride bir basınç var. “Olabileceğim kişiyle olduğum kişi arasında bir mesafe var ve bunu ben kapatamıyorum” basıncı.


Bu yazı, o basıncın ne olduğunu anlamak ve onunla ne yapacağını bulmak üzerine.


Ödül mü? Lanet mi?

Bir insanın potansiyelini keşfetmesi büyük bir şanstır. Herkes kendi içindeki “daha fazlası”nı göremez. Bu, bir tür içsel görme yetisi, kendine dair bir sezgi. Birçok insan kendinde olanı fark edemeden bu dünyadan göçüp gider. Ama bu büyük şans, değerlendiremediğinde bir lanete dönüşür. Öyle bir lanet ki, bir ömür içinde suçluluk büyütür.


Bazen öyle bir noktaya gelirsin ki, “keşke bu potansiyeli hiç keşfetmeseydim” dersin. Çünkü bir kere gördükten sonra onu görmezden gelemezsin. Orada öylece, bütün haşmetiyle durur.


Kullanamadığın her gün sana dert olur, içinde bir iz bırakır. O izler birikir. Ve günün birinde, o birikim adı konmamış bir ağırlığa dönüşür.


İşte o ağırlığın gerçek adı genellikle şudur: yaşanmamışın yası. Olamadığın sen, arkanda seni takip eden o gölge, yaşayamadığın hayatın en büyük yası olur.


Henüz kaybetmediğin ama her gün biraz kaybettiğin bir şeyin yasını yaşarsın. Çoğu insan bu hissi “tatminsizlik” sanır, oysa daha çok bir tür sessiz matemdir. Ve yas, bastırıldıkça büyür. Bu yüzden bu hisle baş etmenin ilk adımı onu doğru isimlendirmektir: Sen yetersiz değilsin, sen yas tutuyorsun. Henüz olmamış bir şeyin yasını.


Şimdi asıl meseleye gelelim: neden potansiyelinin altını dolduramıyorsun?


Onu kaybetmekten korkuyor musun?

Burada önemli bir noktayı açıklığa kavuşturmalıyız. Potansiyelini gerçekleştirememek bir beceri eksikliği değildir. Bu bir savunma mekanizmasıdır.


Uzun yıllar içinde özenle keşfettiğin o potansiyeli gün yüzüne çıkarmak, onu deneyimlemek gözünü korkutuyor olabilir. Sanki el değerse büyüsü bozulacak gibi hissediyor olabilirsin.


Şöyle düşün: Potansiyeline gerçekten uzanırsan, gerçekten denersen ve yine de yetmezse ne olur? O zaman bahane kalmaz. O zaman içindeki o güzel “daha fazlası” gölgesi, gerçeklik testinden geçer ve belki de küçülür. Asıl korktuğun şey bu olabilir: onu kaybetmek.


Oysa denemediğin sürece, o potansiyel el değmemiş kalır. Saf, kırılmamış, sonsuz. Yani “ben aslında çok şey yapabilirdim” cümlesi sonsuza kadar doğru kalabilir. Çünkü test edilmemiştir.


Yani bazen potansiyelin altını doldurmamak, paradoksal biçimde, onu korumanın bir yoludur. Kırılmasından korktuğun için ona dokunmazsın. Müzedeki cam fanusun altındaki obje gibi: değerli ama kullanılamaz.


Bunu okurken içinde bir şey kıpırdadıysa, dur ve şunu kendine sor: “Ben gerçekten yapamıyor muyum, yoksa deneyip de yetmemekten mi korkuyorum?”


İkisi çok farklı şeylerdir. Ve genellikle ikincisidir.


Peki ne yapacağız? Buradan çıkış nasıl olur?


Her zaman bir çıkış yolu vardır. 

Buraya kadar bu duyguyu iki katmanda ele aldık: olmamışın yası ve korumacı erteleme. Şimdi asıl mesele, bütün bunlarla ne yapacağız?


Bu hissin en sinsi tarafı, seni sürekli düşünmeye itmesidir. Kendini durmadan analiz edersin, hayatın bir kâr zarar hesabına döner. “Neden olmam gereken yerde değilim, neden potansiyelimi gerçekleştiremiyorum?” diye zihninin içinde döner durursun. Oysa bu işin panzehiri düşünmek değil, harekete geçmektir. Ama doğru türde bir hareket.


1. Potansiyeli bir yük değil, bir rehber olarak gör

Yıllarca her gün kendinle ilgili biraz daha çok şey keşfedersin ve bir süre sonra bunları “potansiyelin” olarak görmeye başlarsın. O kadar büyür ki, gözünde yerinden kıpırdamayan bir kütleye dönüşür. Bu kütleyi yerinden oynatmaya çalışırsan başlamadan pes edersin. Küçültmeye çalışırsan da kendinle ilgili keşfettiklerini yok saymış olursun.


Çözüm, onu ne gözünde büyütmek ne de küçültmektir. Onu sırtında taşıdığın bir yük olmaktan çıkarıp, yanında yürüyen bir rehbere çevir. Sana yön versin, gücünü kaybettiğinde arkanda duran sağlam bir duvar olsun. Lanetin değil, dayanağın olsun.


2. Kıyası bırak, en küçük adımı at

Yaşadığın bu çatışma, olmak istediğin gölgenle şimdiki halin arasındaki mesafeden doğuyor. Bu çatışmayı bitirmek istiyorsan, aradaki farka bakmayı bırak. Aldığın yola odaklan. Hedefin büyüklüğü altında ezilmektense kat ettiğin mesafeye bakmak, seni oyunda daha diri tutar.


Somut ol: Bu hafta, o “daha fazlası”na seni bir milimetre yaklaştıracak tek şey ne? Bir telefon görüşmesi mi? Bir taslağın ilk paragrafı mı? Yarım saatlik bir araştırma mı? O kadar küçük seç ki, yapmamak için bahanen kalmasın.


3. Kimliğini “başaran” değil, “deneyen” üzerine kur

Korkunun büyük kısmı, kimliğimizi sonuca bağlamamızdan gelir. “Başarırsam değerliyim, başaramazsam değersizim.” Bu denklemde her deneme bir ölüm kalım meselesine dönüşür, tabii ki donup kalırız.


Ama kimliğini sonuca değil sürece bağlarsan, denklem değişir. “Ben deneyen biriyim.” Bu kimlik, başarısızlığı bir kanıt olmaktan çıkarır, veriye dönüştürür. Deneyen biri için başarısızlık bir kimlik krizi değil, sadece bir sonraki denemenin girdisidir.


Bu küçük dilsel kayma, “başarmam lazım”dan “denerim”e geçiş, korkunun basıncını ciddi biçimde düşürür. Çünkü artık her hamlede her şeyi riske atmıyorsundur.


Fanusu Kır

İçinde daha fazlasını taşıdığını bilmek bir lanet değil. O basınç, içinde bir şeyin hâlâ hayatta olduğunun, henüz teslim olmadığının kanıtı. Asıl üzücü olan, o gölgeyi hiç görmeyenlerdir.


Ama o gölge, sadece bakıp iç çekmek için orada değil. Dokunulmak, test edilmek, hayata geçirilmek için orada. Belki kırılır, belki düşündüğünden farklı çıkar. Ama o zaman bile, en azından gerçek olur. Müzedeki cam fanusun altından çıkar, ellerinin arasına gelir. Ve o an, olabileceğin kişiyle olduğun kişi arasındaki mesafe, ilk kez bir milimetre kapanır.


Şimdi sana bırakacağım tek bir soru var. Cevabını sadece düşünmeni değil, bugün yapmanı istiyorum:


Bugün, o gölgenin altını dolduracak en küçük adım ne olurdu?

 
 
 

Yorumlar


bottom of page